Jiyan Haber

Emek ve sermaye çelişkisi

Emek ve sermaye çelişkisi
Kemal Sobe( kemal_sobe@live.co.uk )
104 views
13 Nisan 2019 - 1:29

Emek, bilindiği gibi her türlü çalışmanın, üretimin, faaliyetin kendisidir. Emeksiz ne üretim ne de yaşam olur. Emek nasıl oluyor da sermaye haline geliyor?

Ve emek sermaye çelişkisi nedir? Günümüz toplumsal koşullarında sanayinin ve teknolojinin hızlı gelişimiyle de ve artan iş ve meslek gruplarını da dikkate alacak olursak, emek ve üretimin farklı gruplarda gerçekleştiği ve kol kafa emeği olarak ikiye ayrıldığını görüyoruz. Kol emeği işçi sınıfı ve köylülük olarak bildiğimiz kesimlerin, kafa emeği de yine işçi sınıfına dahil edeceğimiz ama az buçuk daha farklı ekonomik ve sosyal koşullarda çalışan ve yaşayan kesimlerdir.

Aslında elit kesimler ve orta kesimler dışında toplumun büyük bir çoğunluğu farklı meslek gruplarında oluştuğu için, bütün bu toplumsal kesimleri çeşitli meslek grupları çatısı altında toplayabiliriz. Emek sermaye çelişkisi, serbest piyasa ekonomisi olarak adlandırdığımız liberal ekonominin temel yapısı ve karakteridir. Üretim araçlarının tekellerin elinde olduğu, üretici güçlerinde bu üretim araçlarıyla belli bir emek ve çalışma sonucu elde ettiği değerler, içinde yaşadığımız serbest piyasa ekonomisinin yapısı gereği, tekellerin eline geçer. Komünalist üretim koşullarında yapılan üretimle ortaya çıkan maddi değerler tümüyle üretici güçlere aittir. Bu nedenle yapılan üretimin sermayeye dönüşmesi mümkün değildir.

Çünkü komünalizmin olduğu koşullarda emek sermaye çelişkisi yoktur, emek kendi gerçek sahibine aittir. Liberalizm dediğimiz kapitalist sistemde de, yapılan üretim tekeller için yapıldığından dolayı emeğin üretici güçlerin elinde kalmasına imkan yoktur. Emek, üretici güçlerin elinde direk üretim araçlarına sahip olan kapitalistin eline geçer ve anında sermaye haline gelip birikir.

Liberal koşullarda yapılan üretim ne kadar iyi olursa olsun, üretici güçlere hiçbir yarar sağlamayacaktır. Çünkü kapitalist üretim koşullarında işçi sınıfı sadece bir canlı makineden ibarettir. Bu canlı makine sadece çalışır, üretir ama bu ürettiklerine sahip çıkamaz. Üretim araçlarına sahip olan ama aslında bir asalaktan başka bir şey olmayan bu üretim araçlarına sahip olan kesimler birer modern köle sahipleridirler. Hiç çalışmadan nasıl oluyor da böyle korkunç bir palazlanma gerçekleşebiliyor? İnsanların sadece fiziki olarak yaşayabilmek için bile gerekirse karın tokluğuna çalışmak zorunda olduklarına tanık olduk.

Emeğin sermayeye dönüşmesi zaten çelişkinin temelidir. Emeğin gerçek sahibi üreci güçler olan işçiler olduğuna göre, işçiler niye kendi ürettikleri değerlere yabancılaşıyorlar? Bir işçi hiç bir zaman kendi emeğinin karşılığını almıyor. Birçok işçi, biz çalışıyoruz ama parayla çalışıyoruz derler. Pekala, işçinin ürettiği artı değer neyin nesidir? İşçi, artı değerin ne olduğunu biliyor mu? 15 yıllık bir işçiye bu soruyu sormuştum ama bana verdiği cevap beni üzdü. İşçinin ürettiği emek, aldığı ücretin dört mislidir. Serbest piyasa koşullarında işçi sınıfı kendi beden gücünü düşük bir ücret karşılığında üretim araçlarına sahip olan patronun hizmetine verir. Patron, işçiye ürettiğinin çeyreğini verir, geri kalan büyük bölümünü de cebine koyar. İşte sömürü dediğimiz olay böylece gerçekleşmiş olur. İşçi, ben parayla çalışıyorum desin ama kendisi aslında hiçbir şeyden haberdar değirdir. Sadece fiziki olarak hayatta kalmak için yarı aç yarı tok yaşıyor.

Yüzlerce işçinin çalıştığı bir fabrikada işçiler muazzam bir üretim yaparlar ama kendi emeklerine hala yabancıdırlar. Kendi emeğine yabancı olmak kendine yabancı olmaktır aslında. Ezildiğini, sömürüldüğünü anlamamak yaşamamak anlamına gelir. Emek bilinci, ne kadar üretim yaptığını, bunun nereye gittiğini, nelere yol açtığını bilmektir. Gelişmemiş ülkelerde işçilerin durumu içler acısıdır. Çoğu kez işçiler, patronun yanında konuşamazlar bile, hatta patron olmazsa kendilerinin açlıktan öleceklerini, yaşayamayacaklarını, patrona ihtiyacı olduklarını, patronun ekmeğini yediklerini dile getirirler, patrona da şükrederler. İşte modern kölelik dediğimiz olay budur.

Emek bilincine sahip işçiler böyle düşünemezler, düşünmezler. Artı değer esasen işçinin ürettiği ama sahip olamadığı maddi değerlerdir. Bu maddi değerler patronun eline geçer sermayeye dönüşür ve böylece işçi kendi emeğine yabancılaşır. Kapitalizm koşullarında üretim araçlarına patron sahip olduğu için, üretici güçlerin yaptıkları üretim ve bu üretimde elde edilen gelir bundan dolayı patronun yani kapitalistin eline geçer. Günlük ücreti 50 lira olan bir işçinin ürettiği artı değer 250 liradır. Bir işçi günde 250 lira değer üretir ama bunun sadece çok küçük bir bölümünü alır. Geri kalan büyük bölümü de sermayeye dönüşmek üzere patronun eline geçer. İsteyenin istediği kadar mal ve mülke sahip olabileceği bir sistem olan kapitalizmde işçiler ürettikleri maddi değerlere her zaman yabancıdırlar. Dolayısıyla üretim sonucu gerçekleşen maddi değerlerin patronun eline geçmesi ve patronun bunları kendisine ait olarak görmesi durumu ortaya çıkıyor. İşçiler çoğu kez işini yap paranı al gerisine karışma derler. Sana ne patronun parasından derler.

Çoğu kezde işçiler, patron gibi zengin olmak için hayaller kurarlar. Halbuki patronun parası dedikleri paranın tümü, tamamı işçilerin ürettiği ama liberal koşullardan dolayı sahip olamadıkları emektir emek. Sınıf bilincinin geliştiği koşullarda işçiler daha iyi şartlarda ve daha iyi maaş almayı talep ederler. Ama patron bunu reddeder. Üretim araçlarına yani fabrika kendisine ait olduğu için bu fabrikada yapılan ve üretilen her türlü maddi değer benimdir der ve burada işçi ile patron arasında sınıf savaşımı başlar. Üretim araçları patrona aittir ama üretici güçler olmadan da üretim olmaz ve artı değer dediğimiz olay gerçekleşmez.

Artı değer dediğimiz olay da sermayenin kendisidir. Artı değerin olmadığı koşullarda patronun zenginleşmesine imkan yoktur. Patron çalışarak zengin olmuyor. Patron sadece serbest piyasa koşullarının sunmuş olduğu fırsatları iyi bir şekilde kullanması ve işçilerin emeğinden nemalanması sonucu bu palazlanmayı yaşıyor.

Serbest piyasa ekonomisi ve sınırsız mülk edinme koşulları olduğu sürece bu çelişkiler bitmez, artarak devam eder. Patron aslında işçilere muhtaçtır. Hiç bir bilinçli işçi sınıfı patrona muhtaç değildir ama işçi sınıfının dağınık, örgütsüz, bilinçsiz olduğu, kapitalizmin koruyucu güçlerinin bir baskı mekanizması olarak işçi sınıfını ve toplum tepesinde durduğu koşullarda patron işçi sınıfının üretim gücünden sonuna kadar muazzam bir nemalanma sağlayacaktır. Kapitalistin zorda kalması durumunda sistemin koruyucu gücü olan polise ve askere yani devlete ihtiyaç duyar.

Serbest piyasa koşullarında devlet denen aygıt aslında kapitalistin bir koruma memurudur, bekçidir. Bir işçi ömür boyu çalışır ama hiç bir zaman iyi ekonomik şartlarda yaşayamaz, her bakımdan geri kalır, geri bırakılır. İşçinin emek bilincine sahip olması, kapitalistin sistemini bozar. Kapitalist çoğu kez, vatan sevdalısıdır, milliyetçidir, yurtseverdir. Bu gibi sahte argumanlarla işçiler başta olma üzere toplumu iyi bir şekilde etkilerler, etki altında bırakırlar.

Mesela, Türkiye’de TÜSİAD adındaki sermaye sınıfının gelişimi, anlattığımz şekilde gerçekleşmiştir. Bir insan sadece kendi emeğine dayalı olarak sade bir hayat yaşar ama zenginleşemez. Bir esnaf bile tek başına çalışamaz 2- 3 işçiye, elemana ihtiyaç duyar. Üretici güçlerin üretim yapmadığı, artı değerin olmadığı koşullarda bireysel zenginleşmeye imkan yoktur. Komünalist koşullarında emek, sermaye haline gelmez, kendi gerçek sahibi olan üretici gücün elinde kalır.

Üretim araçlarının kamulaştırıldığı toplumsal koşullarda yapılan her türlü üretim, sahiplerinin elinde kalır. Komünalist koşullarda yapılan üretim toplum için, toplumsal yaşamın zenginliği için yapılır. En iyi üretim komünal şartlarda yapılan üretimdir. Kapitalist şartlarda yapılan üretimin, toplumu ne hale getirdiği, ne gibi sonuçlara yol açtığını hepimiz yaşıyor ve görüyoruz.

Toplumun neredeyse tamamı, sayıları yüzü geçmeyen kapitaliste hizmet ediyor. Bu sistemde hiçbir soruna çözüm yoktur. Çünkü sorunların ana kaynağı emek sermaye çelişkisidir. sınıflı sistemin tümden bitmesi durumunda emek sermaye çelişkisi son bulur. Emeğin sermaye haline gelmemesi, serbest piyasa ekonomisinin son bulmasıyla mümkündür. Üretim araçlarının, fabrikaların her türlü maddi araç ve gereçlerin, her türlü sektörün kamulaştırılmasıyla ancak bu sömürü sistemi engellenir, son bulur.

Kapitalist koşullarda yapılan üretim ve emek hepsi işçilere ait olduğu halde, kapitalistin cebine giriyor. Çünkü üretim araçlarının mülkiyetine sahiptir. Ne geçmiş yüz yıllardaki ne de günümüzdeki zenginlerin hiçbiri çalışarak bu zenginleşmeyi sağlamamıştır. Serbest piyasa dediğimiz bu kapitalist sistemin fırsatlarından faydalanarak, işçilerin ürettiği emek ve değere el koyarak bu zenginliğe sahip olmuşlardır. İşçiler bu sistemde modern köleler.

İşçilerin aldıkları asgari ücret, yemek yemek enerji ve güç biriktirip ertesi gün tekrar kapitaliste artı değer üretmek içindir. Kapitalistler, işçilerin yemek yemeden üretim yapabileceklerini bilseler, bu asgari ücreti de vermezler. Artı değer, işçinin fabrikada çalışarak ürettiği ama sahip olamadığı emektir. Bu emeğe üretim araçlarının sahibi olan kapitalistin sahip çıkması da emeğin sermayeye dönüşmesini ve işçiyle patron arasında sınıf savaşımının doğmasını sağlıyor. Türkiye gibi çarpık kapitalist ülkelerde bazı cılız mücadeleler dışında güçlü sınıf mücadeleleri hala yok.

Artı değer hakkında bir örnek verelim: Bir işçi günde 10 tane ayakkabı üretir. Bu ayaklabıların maliyeti 25 liradır, satışı 50 liradır. Bu satıştan 500 lira kazanılır, bunun 250 lirası tekrar ham madde alımı için sermaye olarak kullanılır. Geri kalan 250 lira elde edilen kardır. Bu kar aslında işçinin emeğidir ama bu karda işçi sadece 50 lira alır diyelim, geri kalan 200 lirada patrona kalır, çünkü patron o iş yerinin, fabrikanın kanuni sahibidir. Bu durumda işçinin emeği olan 250’in 200 lirası patronun cebine girip ayırca sermaye haline gelir.

İşçi olmazsa üretim olmaz ve kar olmaz. Sadece fabrika değil, bütün hizmet sektörlerinde işçiler ve çalışanlar olmazsa üretim ve kar kazanç olayı gerçekleşmez. Çoğu kez insanlar, ”çalışarak zengin olmuşlar, sen çalış sende zengin olursun” derler. Halbuki patron sınıfının hiçbiri çalışmadan zengin oluyorlar. Bir patron kendi fabrikasında tek başına çalışsın bakalım nasıl zengin olduğunu görelim!

Yüz işçinin çalıştığını düşünelim. Yüz işçinin günlük ürettiği artı değer 20 bin liradır, aylık 600 bin liradır. Bu 600 bin liranın 200 bin lirası yemek, vergi ve çeşitli harcamalara gitse bile geri kalan 400 bin lira, kapitalist için muazzam bir ekonomik zenginlik demektir. Aylık 400 bin lira kâra sahip olan patron, bir yıl sonra 5 milyon liranın sahibidir. Sömürü dediğimiz olay, emeğin, yani artı değerin patronun eline geçmesi olayıdır. İşçi kendisinin değil, kapitalistin bir üreticisidir.

Düşük bir ücretle kendi fiziki gücünü, emeğini satmış oluyor. Ya da kapitalist, işçinin fiziki gücünü düşük bir ücretle kiralayıp kullanıyor, bundan kazanç ve kar elde ediyor. Bütün bu şartların ve koşulların değişmesi için, üretim araçlarının mülkiyetinin kamulaştırılması büyük önem taşımaktadır. Üretim araçları kamulaştırılırsa, işçiler kendi emeğine sahip çıkabilir, böylece emeğin sermayeye dönüşmesi engellenmiş olur. Bunun için, komunalizm olmazsa olmazdır.

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.