Jiyan Haber

Gazeteci Güneş: Meriç Nehri’ni geçtikten sonra sınırların anlamsız olduğunu gördüm

Gazeteci Güneş: Meriç Nehri’ni geçtikten sonra sınırların anlamsız olduğunu gördüm
445 views
05 Ağustos 2019 - 14:36

Gazetecilik faaliyetlerinden dolayı suçlandığı için yaşadığı cezaevi sürecinin ardından tekrar cezaevi ile karşı karşıya kalmamak için ülkesinden göç etmek zorunda kalan ve 5 aya yakın süredir sürgünde olan gazeteci Berzan Güneş, Meriç Nehri üzerinden yaptığı yolculuğu anlattı. Güneş, “Meriç Nehri’ni geçtikten sonra sınırların anlamsız olduğunu gördüm” derken, geride bıraktığı ülkesine dair ise “Ağrı Dağı’na bakmayı özlediğini” belirtiyor.

Her yıl binlerce insan savaş, çatışma ve ülkesindeki siyasi baskılardan dolayı göç etmek zorunda kalıyor. Türkiye’de ise yüzlerce gazeteci gazetecilik yaptıkları için maruz kaldıkları siyasi baskı, gözaltı ve tutuklama nedeniyle yurt dışına göç ederek sürgün hayatı yaşıyor. Bu gazetecilerden biri de Berzan Güneş. Cezaevi ve sürgün ikilemi arasında kalan Güneş sürgünü tercih ettiğini belirtiyor. “Ülkesine bir daha dönmemeyi göze alarak”, bir botla Meriç Nehri üzerinden yaşadığı göç sürecini “Sırtıma bir çantamı aldım. Fotoğraf makinemi aldım. Koyuldum yola” sözleriyle anlatan Güneş ile yaptığımız röportajın son bölümünde yurt dışına göç etme süreci ile yaşadıklarını, Meriç Nehri, mültecilik, sınırlar nedeniyle yaşanan ölümler ve kamp hayatı üzerine konuştuk.

*Gazetecilik ve sana yönelik davalar arasında kaldın ve mülteci olarak ülkeden göç etmek zorunda bırakıldın. Bu konuda sadece sen değil birçok gazeteci meslektaşın var. Ne hissediyorsun? Mülteci ve göç etmek zorunda bırakılan bir gazeteci olmayı nasıl tanımlıyorsun?

Ülkedeki gazeteciliğin önünde belirli yollar var. Bunlardan bir tanesi sürgündür. Bir tanesi de söyleyecek sözünü yutup, köşene çekilip ya onların istediği gibi olmak ya da gazetecilik mesleğini bırakmaktır. Ben de cezaevi sürecini yaşadım. Söyleyecek sözüm vardı ve o sözlerimi söylediğim için cezaevi sürecini yaşadım. Hala da söylemeye devam ettiğim için de davalarla karşılaştım. Bu yüzden cezaevi ve sürgün arasında kaldım ve cezaevine tekrar girmektense sürgünü tercih ettim. Bugün sürgün bir mücadele alanıdır aslında. Doğrudur cezaevi de bir mücadele alanıdır ama o mücadele kat be kat artıyor. Dört duvar, gardiyan, cezaevi müdürü, cezaevi savcısı. Ordan çıkınca da bu sefer hükümetin medyaya ve basına bakış açısı. Yani katbekat bir mücadele süreci yaşıyorsun.

‘BELKİ BİR DAHA DÖNMEMEYİ GÖZE ALARAK SÜRGÜN YOLUNU SEÇTİM’

Ben cezaevini tekrardan göze alamadım ve “söyleyecek bir sözüm varsa bunu söylemeye devam edeceğim” dedim. Bir noktada bana göre en zoru olan sürgün yolunu seçtim. Hem kendi hayatımı tehlikeye atarak hem de bir daha belki hiçbir şekilde ülkeme dönememeyi göze alarak sürgüne gelmeyi göze aldım. Tabi sadece ben değil birçok meslektaşımız bugün sürgünde. Her biri kendi mecrasında bir şekilde gazetecilik faaliyetlerine devam etmektedir. Ben de gazeteciliği bırakmayı asla düşünmüyorum. Sonuna kadar söyleyeceğim bir sözüm varsa sözümü söylemeye devam edeceğim. Sürgün sürekli bir mücadeledir. Çünkü kendisine “yabancı” olduğun topraklara geliyorsun. Farklı bir kültür ve yaşam tarzıyla karşılaşıyorsun. “Sürgün bir teslimiyettir” şeklinde kimse algılamasın. Bunu kabul etmiyorum.

SIRTIMA ÇANTAMI ALDIM, FOTOĞRAF MAKİNEMİ…

*Meriç Nehri, göç eden insanlar, mültecilik… ve sen de birçok gazeteci gibi daha iyi koşullarda belki de özgürce mesleğini ve ya düşüncelerini dile getirmek için  bir bota  bindin ve başına ne geleceğini bilmeden yola çıktın. Aynı şekilde binlerce insan bununla karşı karşıya kalıyor her yıl? Senin göç etme sürecin nasıl oldu? O an ne hissettin? Meriç Nehri senin için ne anlam ifade etti? Yaşadığın o ana dair ne çok neyden etkilendin? Yaşadıklarını paylaşabilir misin?

Göçün bir sürü nedeni vardır. Ben de birçok insan gibi siyasi baskılardan dolayı yurt dışına çıktım. Yurt dışına çıkış sürecim benim için zor bir süreç oldu. Ya kalıp herşeye rağmen direnmek mi? Ya cezaevine girip insanlık onurunu en düşük seviyeye indiren uygulamalardan geçmek mi? Ya da yut dışına gidip tekrardan söyleyecek bir sözün dahi olsa onu özgürce söyleme ve duyurma mı? gibi soruları sordum kendime. Düşündükten sonra sürgüne gelme, göç etme noktasında kendimi netleştirdim. Sırtıma bir çantamı aldım. Fotoğraf makinemi aldım. Koyuldum yola. Tabi ben de her bir mülteci gibi Meriç Nehri’nden botla geçtim. Meriç Nehri’nden “illegal” bir şekilde çıkış yapıyorsun. İstanbul’dan Edirne’ye kadar “illegal” geliyorsun, oradan da sınırdan geçiyorsun. O anı düşündüğüm zaman mülteciliğin de bir piyasa olduğunu fark ettim. Dünya için göçmenlik büyük bir ekonomik piyasa olmuş durumda. Fazla görülmüyor ve dikkat edilmiyor belki ama nasıl ki bugün silah piyasası bir ekonomik piyasaysa, mültecilik te dünya genelinde “illegal bir ekonomik piyasa” olmuş.

‘SON BİR DEFA DÖNÜP BAKTIM’

Botla Meriç Nehri’nden sınırdan geçtim ve Yunanistan topraklarına vardığımda yağmur yağıyordu. Titreye titreye gidiyordum. Sırtımda bir çanta, fotoğraf makinem, üç parça eşyam… Son bir defa dönüp Türkiye tarafına, Edirne tarafına baktım. İçim sızlamadı değil. Çünkü kimse topraklarını bırakmak istemez, sevdiklerini, ailesini, anılarını bırakıp gitmek istemez. En basitinden doğup büyüdüğün, sokaklarında koştuğun şehrini bırakmak ağır geliyor. Tüm bunlarla birlikte aynı zamanda “egemen güçler” tarafından çizilen sınırların anlamsızlığını gördüm. Bir insan bir yerden bir yere geçmek istiyorsa istediğiniz kadar sınır çizin insanların o çizdiğiniz sınırı geçtiğini gördüm.

‘MERİÇ NEHRİ’NDEN GEÇERKEN SINIRLARIN ANLAMSIZ OLDUĞUNU GÖRDÜM’

Ben Meriç Nehri’nden bir bot içinde canımı tehlikeye atarak geçerken sınırların anlamsız olduğunu gördüm. Bu gün birileri sınır çizerek “Bu toprak benimdir ve kimse benim iznim olmadan bu sınırı geçemez” diyor ama insanlar senin iznin olsa da olmasa da eğer amaçları varsa o sınırlardan geçiyor ve o sınırlar anlamsızlaşıyor. O sınırların anlamsızlaşması da aslında hegomonik sistemlerin, güçlerin ve ulus devletlerin çöküş noktasıdır.

‘SINIRLAR MÜLTECİLERİN KIYIM NOKTASIDIR’

Başka bir boyutuyla sınırlar mültecilerin kıyım noktasıdır. Sınırlar var diye bugün insanlar ölüyor. Sınırlar var diye insanlar göç ediyor. Sınırlar var diye bugün savaşlar var. Aslında sınırların anlamsızlığını tüm dünya kavrasa bugün birçok sorunun üzerinden gelinmiş olunurdu. Bugün göç yollarında kimseler ölmezdi. Alan Kurdi’nin bedeni Türkiye sahillerine vurmazdı. Bugün Amerika-Meksika sınırında bir küçük kızla bir baba boğularak nehirde ölmezdi. Bugün sınırlar anlamsız olsaydı Kaptan Carola Rackete mültecileri kurtardığı için göz altına alınıp yargılanmazdı. Aslında Rackete’nin bu duruşu tüm dünyaya bir tokattı. Ancak hegomonik sistem bunu anlamıyor. Anlamadığı için de sürekli insanlar göç ediyor.

‘İNSANLAR UMUDUNU BIRAKIP GİDİYOR’

Sistem bu insanlar için “umuda yolculuk” diye bir söylem kullanıyor. Bu söylemi doğru bulmuyorum. Umut senin topraklarındır. Umut senin var olduğun bölgedir. Umut senin doğup, büyüdüğün ve yaşadığın kenttir. Köyündür, ailendir umut. İnsanlar umudunu bırakıp gidiyor. Bu tanım sistemin bir söylemidir ve çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Ben ülkemde umudumu bırakıp gittim. Ben bugün ülkemi bırakarak umudumu bıraktım. Sürgün yaşamına gelirken, ailemi, sevdiklerimi, dostlarımı aktif olan gazetecilik mesleğimi bıraktım.

‘MÜLTECİLİK BİR SEKTÖRE DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞ’

*Yunanistan, kamp hayatı  sonra İsviçre… Bu gitme halini anlatabilir misin? Kamp yaşamını ve orada birlikte yaşadığın insanlarla nasıl bir iletişim kurdun?

Bugün Yunanistan’daki kamp yaşantısıyla Türkiye’ye gelen Suriyeli vatandaşların yaşadığı yaşam aynıdır. Bugün mültecilik bir sektör olmuş. Uluslararası bir sektör olmuş. Ülkeler bugün mülteciler üzerinden yardım fonları alarak kendi ekonomilerini canlandırmaya çalışıyorlar. Yunanistan, Türkiye bunun bir örneğidir. Yunanistan bugün mülteciler üzerinden aldığı fonlarla kendi ülkesini döndürmeye çalışıyor.

‘EĞER MÜLTECİYSEN HER ÜLKE SEN YOKMUŞSUN GİBİ DAVRANIR’

Bugün mültecilik her yerde aynıdır. Eğer bir mülteciysen gittiğin her ülke sen aslında “yokmuşsun” gibi davranıyor. Senin bir sağlık sorunun olsa o ülkenin vatandaşlarının sahip olduğu haklara sahip olmuyorsun. Senin bir derdin varsa kimse dinlemiyor. Göç yolculuğunda çok farklı kültürle karşılaştım. Çok farklı insanlar, farklı hikayeler tanıdım. Acılı, dramatik, traji-komik hikayelerle karşılaştım. İnsanlarla iletişim kurunca aslında insanların birbirleriyle sıkıntılarının olmadığını, hegomonik güçlerin birbiriyle sıkıntıları olduğunu anlıyorsun. Yunanistan olsun, İsviçre olsun kamp hayatının bana kattığı artısı bu oldu. Sürekli okuduğumuz ve okuyup eleştirdiğimiz hemomonik uygarlık sistemlerinin aslında pratikteki halini gördüm. Eleştirdiğim şeyin pratikteki halini gördüm. Dünyadaki hiçbir ülke mülteciler noktasında iyi değildir. Sen mülteciysen her ülke senin için aynıdır. Sana karşı yaklaşımları aynıdır.

‘ADAPTASYON SÜRECİ YAŞIYORUM’

*Şimdi İsviçre’desin. Orda yaşamın nasıl gidiyor? Neler yapıyorsun? Gazeteciliğe dair çalışmaların var mı? Öte yandan İsviçre Gazetecilik alanında en azından Gazetecilerin kendini daha “özgür” hissettiği ve “baskının olmadığı” bir yer olarak görülüyor? Sence öyle mi? “Özgür” hissediyor musun kendini?

İsviçre’de olduğum için buranın kültürel, sosyo-politik ve ekonomik yapısını öğrenmeye çalışıyorum. Adaptasyon süreci yaşıyorum. Çünkü Ortadoğu’nun göbeğinden Avrupa’nın göbeğine bir yolculuktu benimkisi. Burada gazeteciliğe dair bir şeyler yapacağım. Ancak öncesinde burada kendi eksikliklerimi gidermeye çalışacağım. Daha iyi bir gazetecilik faaliyeti yürütebilmek ve kendimi geliştirmek için biraz zaman tanıyacağım kendime. Ancak şu anda gazeteciliğe profesyonel anlamda devam etmesem de mesleğimi devam ettirmek ve bu alanda var olmak için her türlü çalışma içinde bulunmaya da gayret ediyorum.

‘HER ÜLKE YERİ GELDİĞİNDE BİR SANSÜRCÜDÜR’

Kendi sistemlerine herhangi bir eleştiri geldiğinde her ülke yeri geldiğinde bir sansürcüdür. İsviçre, gazeteciler için bir “cennet” olarak gözükebilir ama yeri geldiğinde her ülke gibi “sansürcü” olabilir. Daha doğrusu “kapitalist modernitenin” kendi sitemine yönelik “güzellemelerini” ben baz almıyorum. Doğrudur Ortadoğu’ya göre Avrupa ülkelerinde mesleğini daha rahat icra edebilirsin, daha özgür bir şekilde söyleyeceklerini dile getirebilirsin ama sonuç itibariyle şunu da belirtmek gerekir ki biz “dokuzuncu köyden kovulup ta onuncu köye gelen insanlarız”. Sürgüne gelen gazeteciler “onuncu köydür”. “Onuncu köyde” başımıza ne geleceği belirsizdir. Belirsiz olduğu içinde buna net bir cevap veremiyorum ama net olduğumuz bir şey var. O da her devlet yeri geldiğinde bir “sansürcü” olabiliyor.

‘ÖZGÜR RUHLU İNSANLAR İÇİN SINIRLARIN HİÇBİR ANLAMI YOK’

*Son olarak ise ülkenden uzaktasın? Senin gibi bir insan için sınırları gördükten sonra “ülke” kelimesi ne anlam ifade ediyor? Ülke ve sınırlar konusunda ne hissediyorsun ve ya nasıl tanımlıyorsun? Mültecilerle ilgili sürekli ölüm haberleri geliyor? En son ABD ve Meksika sınırında ölen bir baba ve kızına ait fotoğraf bize yine sınırlar nedeniyle ölen Alan Kurdi’yi hatırlattı. Sen nasıl yorumluyorsun bu durumu?

Ülke kelimesi doğup büyüdüğün yerdir. Sevdiğin insanların yaşadığı yerdir. Doğasına hayran olduğun, anılarının olduğu ya da “bedel ödediğin” yerdir. Benim için ülke kelimesi artık “sınırlar ötesi bir kelime” olarak ifade ediyor. Ülke benim için bir toprak parçasından ziyade, sınırları belli bir kara parçasından ziyade bir anlamdır artık. Sınırların hegomonik güçler için, askeri savaşlar için, militarizm, milliyetçilik için bir anlamı vardır ama bence özgür ruhlu ve düşünceli insanlar için o sınırların hiçbir anlamı da yoktur.

‘ÖLÜMLERİN NEDENİ: SINIRLAR, ÇATIŞMALAR VE SINIRLARIN YARATTIĞI COĞRAFİ TAHRİBATTIR’

Ölüm haberlerinin nedeni sınırlar, çatışmalar ve bu sınırların yarattığı coğrafi tahribattır. Bundan dolayı mülteciler sürekli ölmeye devam ediyor. Tabi ülkelerin mülteci karşıtı politikaları da bunda etkilidir. Bunun en somut örneği İtalya’dır. Türkiye’de bunun gibi bir örnek vardır. Türkiye’deki Suriye savaşından kaçan insanlara yönelik faşizan, ırkçı yaklaşımlar dünyadaki mülteci ölümlerinin sebebidir. Savaş nedeniyle Suriye’den bir insan Türkiye’ye göç ediyor ancak burada da kendine bir yaşam alanı bulamadığı için de son çare olarak Avrupa’ya göç etmek zorunda kalıyor ve yasadışı yıllarla, canını tehlikeye atarak kendini bir botun üstünde buluyor. Ardından ise başına ne geleceği belli olmayan bir denizde. Bu denizde başına ya ölüm gelecek ya da “kurtulup” farklı bir ülkeye gidecek.

‘AĞRI DAĞI’NA BAKMAYI ÖZLEDİM’

Zor. Birçok şeyi geride bıraktın. Yaşantımı geride bıraktım, dostlarımı bıraktım. Geride bıraktık her şeyi. Ülkeme dair ise en çok Ağrı Dağı’na bakmayı özledim. (Sonya Bayık- Jiyan Haber)

KÖŞE YAZARLARI

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.

istanbul escort porno izle
adult sex videolezbiyen sexhd pornosikiş izlesikiş izleescort izmirescort bayanlar